dunyakulturyayinlari@gmail.com evrenselkulturyayinlari@gmail.com

TEKLİF AL
Leyla Şeker İle Serkan Uslu Söyleşi̇si̇
Buradasınız: Anasayfa / Söyleşi̇
29 Mart 2026, Pazar
Leyla Şeker ile Serkan Uslu söyleşisi
Serkan Uslu ile "Gidemeyiş" adlı kitabı üzerine söyleşi.
Leyla Şeker ile Serkan Uslu söyleşisi

L.Ş; Gidemeyiş’te okur ilk sayfadan itibaren büyük bir iç sarsıntıyla karşılaşıyor. Bu hikâyenin kalbinizde attığı ilk kıvılcım neydi?

S.U; Hepimiz acılar, kayıplar yaşıyor, mekanlardan ve insanlardan uzaklaşmak istiyoruz. Fakat ne yaparsak yapalım ve nereye gidersek gidelim uzaklaşmaya çalıştıklarımız zihnimizde bizimle birlikte geliyor. Gitmeye çalışsak da gidemiyoruz. Gidemeyiş de buradan, hayatın içinden doğuyor. Acıyı, hüznü, umudu ve aşkı aynı anda soluyoruz. Bir insanın bazen kendi hayatına bile yetişemeyişinin ağırlığını yakinen biliyorum. “Gidemeyiş” böyle bir zamanda yazdığım öykülerin arasından, senelerdir içimde susan sızılardan, kaçamadığımız acılardan, yüzleşemediğimiz ve içimizde taşıdığımız sessiz çığlıkların biriktiği yerden doğdu. İlk kıvılcım bir cümleydi: ‘İnsanlar gitmez, sadece gitmeye çalışır. Adımlar atarken bazen yolunu kaybeder ama kaybolduğu yerde umudu bulur.” Bu cümlenin ardındaki hikâye beni yazmaya zorladı.

L.Ş; David karakteri bir ruhun parçalanışıyla yeniden doğuşu arasında gidip geliyor. Onu yazarken kendi içinizde hangi kapıları araladınız?

S.U; Ben iyi bir gözlemciyim. Sadece David’i yazarken değil diğer karakterleri de ete kemiğe büründürürken bunu kullandım. David’i yazarken kendi karanlık odalarıma girdim. Zihnimdeki gözlemlerimle beslenen bir karakter oluşturdum. İnsan en çok acılarıyla yetişiyor, büyüyor ve kendi oluyor. Acılarından kaçıyor ve kaçarken bölünüyor. Bu açıdan yas süreci ve acılarla yüzleşip pişmek, pişerken etrafa mis gibi kokular yaymak önemli. David, içe kapanık ve çevresinde fazla insan olmayan bir adam. Yaşadığı sarsıcı kayıp onu gitmeye zorluyor ama gidemiyor. Sorunuza dönersek, ben okurken, yazarken ve bir şeyler seyrederken empati yapmayı seviyorum. Böyle olunca karakterin acısını daha kuvvetli hissediyorum. Bu durum yazarken daha güzel şeylerin ortaya çıkmasına yarıyor. David’le birlikte çıktığım yolda onun acısını yüreğimde hissederken, zaman zaman kendi kayıplarıma, korkularıma, geçmişte açılmış ve kapanmamış yaralarıma da dokundum. David’in her adımı benim de içimde bir kapıyı açtı; bazıları ışığa çıkıyordu, bazılarıysa hâlâ loş ve karanlıktı.

L.Ş; Eserde kayıp, yalnızlık ve yolculuk iç içe geçiyor. Sizce insan, en çok hangi anda ‘gidemeyiş’ yaşar?

S.U; İnsan en çok kendi gerçeğiyle yüzleştiğinde gidemeyiş yaşar. Çünkü kaçmak kolaydır; asıl zor olan kalmak, ait olmak, tamamlanmaktır. Zaten insan bazı şeyleri tamamlamadan ne kadar adım atsa da bir karış ilerleyemez. Birde sevdiğimiz ve kaybetmekten korktuğumuz insanları kaybettiğimizde artık eskisi gibi olmayacak bir yola girer ve aynı gidemeyişi yaşarız. Yani yas sürecini tamamlamadan gidemeyiz. Bence ‘gidemeyiş’ bir kalbin diğerine bağlandığı o görünmez ipte saklıdır. O ip ne kadar kalınsa gitmek o kadar zor.

L.Ş; Roman boyunca mekânlar neredeyse birer karakter gibi nefes alıyor. Bu coğrafyaları seçerken hangi duyguyu taşımalarını istediniz?

S.U; Ben senelerce Trakya’da yaşadım. Bu sebeple olayların geçtiği coğrafyayı avucumun içi gibi biliyorum. Fakat yine de romanda mekanlarla oynadım ve olduğu halin dışına çıkardım. David’in kasabasını hayali olarak kurguladım. Edirne’de bazı mekanların yerlerini değiştirdim, uzaklık yakınlık algısıyla oynadım. Bunları yaparken her mekânın bir ruhu olsun istedim. Sokakların, yolların, dağların, bahçelerin, bahçelerdeki ağaçların hatta karakterin kaldığı otel odasının bile birer tanık gibi varlık göstermesini istedim. Nesnelerde biz insanlar gibi olay ve

olguların şahidi. Konumuza dönersek, karakterlerin içindeki boşlukla dışarıdaki manzara hep birbirine temas etti. Mekânlar, hikâyenin sadece fonu değil; karakterlerin sustuklarını söyleyen birer dil oldular. Hatta bazı mekanlar Edirne’ye gittiğinizde kulağınıza Gidemeyişi fısıldayacak.

Bu soruya ülke ve milliyet olarak bakarsak birbirine yakın olmasına rağmen bir o kadar uzak üç milleti seçtim. Din, dil, ırk, fikir, milliyet farklılıklarını masaya yatırdım. İnsanı merkeze aldım. Farklılıkların zenginliğimiz olduğunu ve insanın iyi/kötü olarak ayrıldığını göz önüne serdim. Kitabın sonunda yaptığım mekânsal değişlikleri yazarak ayrıca belirttim ve okur bilsin istedim.

L.Ş; Kitapta acının dili oldukça sakin ama derin. Bu sessizliği yazarken kendinizde hangi sesi kısmak zorunda kaldınız?

S.U; Kitabı yazarken çoklu anlatıcıyı kullandım. Karakterlerim kendilerini anlattılar. Ben sustum. Karakterler kimi zaman kırılan kalplerini, kimi zaman ayrılığın yüreği buran acısını, kimi zamansa aşkı ve hasreti anlattılar. Ben karakterlerimin hiç birisine müdahale etmedim. Yüreklerinden döküldü satırlar. Yürekten dökülen sözcükler çoğu zaman bağırmaz; fısıldar, içimize çöker. Ben o fısıltıyı büyütmeden, doğal hâliyle bırakmak istedim. Bu yüzden kendi öfkemi, kendi gürültümü susturdum. Sessizliği olduğu gibi kabul ettim.

L.Ş; “Gidemeyiş” ismi, okurda hem bir kalış hem bir kaçış hissi uyandırıyor. Bu ikilemi siz nasıl taşıyorsunuz?

S.U; Aslında hepimiz o ikilemin içindeyiz. Gitmek de kalmak da cesaret ister. Bazen kalmak gitmekten daha zor olur, bazen de tam tersi. Ülkemizin en batısındaki şehir Edirne’dir. Edirne, sınır şehridir ve ülkemizin kapısıdır. Kapı olmak zordur. Arafta kalırsın, ne içeriye girebilirsin ne de dışarıya çıkabilirsin. Romanın bir kısmının Edirne’de geçmesi de bundan. Tıpkı Gidemeyiş gibi, ne gidebiliyorsun ne de kalabiliyorsun. “Gidemeyiş” iki yol arasına sıkışmış bir ruhun adıdır benim için. Ne tamamen gitmeyi başarabiliyoruz ne de tümüyle kalabiliyoruz. Bu roman için, arada kalmışlığın hikâyesi tanımlaması yapılırsa yanlış olmaz.

L.Ş; Yolculuk sahnelerinde karakterin iç dünyası dışarıdaki manzaraya karışıyor. Sizce insan, en çok hangi manzaraya baktığında kendine döner?

S.U; En çok geceye baktığında… Çünkü gece insanın içini ayna gibi yansıtır. Ne inkâr edebiliriz ne de kaçabiliriz. Geceleri zihne düşenler uykuları kaçırır. Kafamızın içindeki tilkiler en çok geceleri koşturur. Gökyüzündeki boşlukla kendi içimizdeki boşluğu geceleri yan yana görürüz. Sessizlik büyür, düşünceler açılır. Bence insan, en çok gece yolculuklarında kendine dokunur. Gidemeyişteki yolculukların çoğunun gece olması tesadüf değil.

L.Ş; Yazarlık yolculuğunuzda bu romanda hangi sahne sizde büyük iz bıraktı?

S.U; Yazmak bana şunu öğretti: İnsan en çok yazarken iyileşir. Gidemeyiş öncesi ve sonrası yazdığım her metin, içimde taşıdığım yükleri hafifletti. Bazı acıların anlatıldıkça hafiflediğini, bazı susuşların ise ancak kelimelerle kırıldığını gördüm. Gidemeyiş tamamen kurgu bir eser fakat yazarlar yazarken karakterlerinin dertleriyle dertlenip mutluluklarıyla mutlu oluyor. Bunu sadece yazma ile sınırlandırmayayım. Okurken de aynı şeyleri yaşayabiliriz. Sorunuza dönersek David’in ailesini kaybettiğini öğrendiği sahne ve her şeyin fazlasının zararlı olduğunu iliklerimize kadar hissettiğimiz sahne diyebilirim. Gidemeyişte, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, ölçüsüz şefkat ve merhametin ne büyük zulüm olduğunu görüyoruz. Kendimiz ya da sevdiklerimiz zarar görecek dahi olsa adil davranmamız ve yüreğimize dur dememiz gerekiyor.

Canımızı yaksa da adalet terazisinin şaşmaması önemli Sanırım sorunuza yanıt vermiş oldum, spoiler vermeden noktayı koyayım.

L.Ş; Okurların satır aralarında bulmasını umduğunuz gizli bir cümle ya da duygu var mı?

S.U; Karakterlerim Hristiyan olmasından dolayı gidemeyiş öncesinde İncil’i üç kez özetini çıkararak bitirdim. Kitaptaki ana karakterlerden David yazar olunca ve çalıştığı dergiye yolladığı eserlerin tamamını kitaba koyunca, yazacağı eserler için ayrıca hazırlık yaptım. Okuduğum kitapları ve kitap özetlerimi deşeleyerek karakterim için kaynak oluşturdum. Kitapta kaynağı belirtilen ve okurlar tarafından beğenilen birçok alıntı var. Ben bu alıntıları okuduğum kitaplardan dökülen ve porsuk nehri üzerinde yüzen yapraklara benzetiyorum.

Her insan biraz eksiktir ya okuduklarıyla ya gezerek gördükleriyle ya da sevdiği insan/insanlarla tam olur. David yazdıklarıyla, Peder Senza İncil’le, Fahri Dayı Mevlana’nın öğretileriyle okura bir şeyler fısıldıyor. Fakat bunu vaaz vererek ya da okura tepeden bakarak yapmıyorlar. Söylediklerini okura değil birbirlerine söyleyerek yapıyorlar.. Tıpkı yaşadığımız hayatta şahit olduğumuz olayların kulağımıza bir şeyler fısıldaması gibi. Son olarak kitap boyunca görünmeyen bir el var. O el bazen aşk, bazen umut, bazen de geçmişin kendisi. Okur bu görünmez bağları okurken hissedecek.

L.Ş; Romanın kapandığı yerde sizce yazar susar mı, yoksa başka bir hikâye çoktan fısıldamaya başlamış mıdır?

S.U; Yazar hiçbir zaman tamamen susmaz. “Gidemeyiş”i bitirdiğimde içimde derin bir sessizlik oldu, ama o sessizliğin içinde yeni hikâyenin ayak sesleri duyuldu. Gidemeyiş benden çıkmış karakterlerim dört bir yana dağılıp yaşamlarına devam ederken ben yazmaya devam ettim. Gidemeyiş’e noktanın konulmasından üç sene sonra 2021 yılında başka bir roman bitti. Elimde henüz yayınlanmamış bir sürü öykü var. Sonraki kitabım öykü mü olur? Yoksa yine roman mı olur bilmiyorum. Gidemeyiş daha üç aylık bir bebek. Gidemeyiş henüz yolun başındayken yeni kitap düşüncesine girerek ona haksızlık yapmak istemiyorum.

Bu arada kitabın ilk baskısı tükenmek üzere ve okurlardan çok güzel dönüşler alıyorum. Bu beni çok mutlu ediyor. Bu röportajı okuyan okurlardan kitabı bitirdikten sonra dönüşlerini bekliyorum.

Bu hikâye umarım okurken sizin kalbinizin bir yerlerine dokunur. Bazen bir cümle bir insanın kaderine, bir hikâye bir insanın yoluna ışık olur. Gidemeyiş, yolunuzun bir anına eşlik edebildiyse ne mutlu bana. “Gidemeyiş”i okuyan, dokunan, satır aralarında kendine yer açan herkese teşekkür ediyorum.

Detaylı Bilgi İçin Bizi Arayın